Berna Büyükutku Boragan: İş hayatının gerçekleri – Pozisyon değil kendin ol…

Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok... Mevlana

0
1857

Kimi deneyimler okuyarak, kimi deneyimler dinleyerek, kimi deneyimlerde yaşanarak ediniliyor. İleriye gitmek, daha da iyi olmak için “bugün ne öğrendim”, “bu olaydan nasıl bir ders çıkardım”, “şimdiki aklım olsaydı farklı ne yapabilirdim” gibi soruları öncelikle kendimize sormayı bilmemiz gerektiğine inanıyorum. Bulduğum cevaplarla birlikte iş hayatına, işime, kendime, kariyerime ve geleceğe dair bakış açım yeniden şekilleniyor, değişiyor, farklılaşıyor… Bunu da şuradan fark ediyorum: Etrafımda gördüğüm insansız elbiselerden.
Kültürümüzün espirili, zeki ve bir o kadar da eğitici hocası Nasreddin Hoca ne demiş? “Ye kürküm ye”. Dolayısıyla insansız elbiseler gördüğüme şaşırmıyorum artık. Pozisyonu gereği üzerine giydikleri ile bilgelik taslayan, kendi doğrularını tek ve koşulsuz tek doğru olarak savunan ve daha da kötüsü buna canı gönülden inanan kişilerin iş hayatındaki sayılarının gittikçe arttığı ile ilgili bir gözlemim var.
Geçenlerde insan kaynakları kimliğinde olan bir sosyal psikolog olarak kendimi şunu savunurken buldum: “Kariyer planlama diye bir şey yoktur. Organizasyon imkan tanımadığı sürece, kişinin kendini göstereceği ve potansiyelini ortaya koyacağı ortamlar yaratılmadığı sürece ve en önemlisi ise kişinin kendisi ve bu durumla ilgili farkındalığı olmadığı sürece kariyer planlama diye birşey olmaz.” İstediğiniz kadar sistemler kurun, kişisel gelişim programları oluşturun, performans yönetim sistemleri ile objektif hedeflere göre kişilerin performanslarını değerlendirin, vs, vs. olmaz. Siz de biliyorsunuz neden olmadığını: “İnsansız elbiseler”.
2009 yılı yapımı Clint Eastwood’un yönetmenliğini yaptığı “Yenilmezler” (Invictus) filmini bir kez daha seyrettim geçen gün. Nelson Mandela’nın 27 yıllık hapis hayatının üzerine Güney Afrika’nın ilk siyahi başkanlığına seçildiğinde ırkçılık ve ekonomik nedenlerden dolayı ülkenin yaşamakta olduğu ayrımcılığa son vermek üzere verdiği çabayı izlemek çok etkileyiciydi. Ülkenin bir bütün olarak hissetmesi için insanların kalplerine hitap eden, ortak aklı ve ortak değerleri ortaya koyan ve bunları yaşatan bir ortam, iklim, kültür ihtiyacı olduğunu bilen Mandela, Güney Afrika Rugby Takımını bu amaç için destekliyor ve takımın 1995 Dünya Kupasında şampiyon olmasını sağlatarak ülke için ortak bir hedef, ortak bir amaç ve ortak bir değer yaratıyor. Her bir bireyin aslında değerli olduğunu, din, dil ve ırk ayrımına girmeden ortak sevinçler ve de üzüntüler yaşanabileceğini, önce insan olarak herkese yaklaşılması gerekliliğini gösteriyor.
Günümüz iş hayatında da buna ne kadar ihtiyaç olduğunu görmezden gelemeyiz. Önce kalp geliyor çünkü insanız. Üzerimize yapışan unvan ve pozisyonlardan bağımsız olarak algılanmaya ihtiyacımız var ve temsil ettiğimiz masanın gereği yaptığımız işlere de ruhumuzu katmaya ihtiyacımız var. Aksi takdirde “insansız elbiselerden” farkımız kalmaz.
Biz insan kaynakları profesyonellerinin öncelikli olarak üzerinde durduğu “Yetenek yönetimi” (Talent Management) ve “Çalışan Bağlılığı” (Employee Engagement) konuları da ruh olmadan olmuyor mağlesef. Hani sistemleri kurmanın yeterli olmadığını söylerken bunu ifade etmeye çalışıyordum:
Doğru ve yetenek diye tanımladığımız adayı şirkete kazandırmakla başlıyor herşey, kurum imajı ve kimliği önemli,
İşe alınan kişinin kendini ve değerlerini o kurum içinde bulması gerekiyor, kurum kültürü önemli,
Kendisi için o kurum içinde bir gelecek görmesi gerekiyor ki uzun vadeli bir çalışan olsun, karşılıklı duyulan güven ve inanç önemli,
Var olan tüm potansiyelini fazlasıyla ortaya koyması bekleniyor, kurum içi yaşanan iklim ve ortam önemli.
Ortaya koyduklarının karşılığını aldığına inanması gerekiyor, takdir ve farkındalık önemli.
Olaya bu açıdan baktığımızda, insan faktörünü öncelikli konunuz yapmadığınız sürece kısa vadeli başarılara ve uzun vadeli hüsranlara hazır olmanız gerekir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here